"Kişinin burnunun ucunda olanı görmesi sürekli bir mücadele gerektirir" George Orwell : (Günah Keçisi)

23 Mart 2026 Pazartesi

Aklımızda bulunsun:

 

 Trump ve İsrail ile birlikte savaşan tekno-çeteler:  
  • Elon Musk (Tesla & SpaceX): Trump'ın en yakın müttefiklerinden biri olarak törenin merkezindeydi.
  • Jeff Bezos (Amazon): Amazon, tören fonuna 1 milyon dolar bağışta bulunmuş ve Bezos törene katılım sağlamıştır.
  • Mark Zuckerberg (Meta): Meta da 1 milyon dolar bağış yapan şirketler arasındadır; Zuckerberg törende hazır bulunmuştur.
  • Sundar Pichai (Google/Alphabet): Google törene 1 milyon dolar bağış yapmış, Pichai bizzat katılmıştır.
  • Jensen Huang (Nvidia): Nvidia, 1 milyon dolarlık bağışıyla törenin en büyük destekçilerinden biri olmuştur.
  • Sam Altman (OpenAI): Yapay zeka sektörünü temsilen bağışçı ve katılımcı listesinde yer almıştır.

  

17 Mart 2026 Salı

Birgün:

   Gözaltı Çantası! Nazım Alpman   

Gözaltına alınmadan önce evde yapabileceğin akıllı hazırlıklar…

* Telefon ve bilgisayarını şifrele.

* Bulut yedekleme açık olsun.

* Evde bir çantan hazır dursun.

* Bir kişiye “avukatımı ara” talimatını önceden ver.

* Evcil hayvan / yaşlı / hasta / çocuk planı yap. 

1) Kimlik ve hukuki temel şeyler. Bunlar olmazsa olmaz. Genelde üzerinde bulunmasına izin verilen şeylerdir:

*Nüfus cüzdanı / T.C. kimlik kartı

*Avukatının adı ve telefonu

*Telefona el konulabileceği için ezberinde olsun, küçük bir kâğıda yazılı.

*Yakın bir kişinin telefon numarası (eş, kardeş, çocuk).

*Varsa kronik hastalık raporu / reçete fotokopisi

*Varsa düzenli kullandığın ilaçların listesi… Doz ve saat bilgisi de olsun.

Önemli not: Belgeleri asıl değil, fotokopi olarak taşımak daha güvenlidir.

                                                              

9 Mart 2026 Pazartesi

Tur aracına bir füzenin isabet etme yüzdesi şimdilik çok düşük de olsa...

 

Turizmciler… Ekmekleriyle Oynanıyor, Ses Yok!

Bir esnafın, bir işçinin ekmek parası kazandığı yere kötülük yapılsa anında tepki beklersiniz. Turizm şirketlerinin (büyük, çok büyük boy olanlarını saymıyorum) tanıtımlarına bakıyorum, tura/sefere çıkacakları ülkeler kan revan içinde ses yok. Seferden döndükleri, kaynaştıkları, ekmek parası kazandıkları topraklar, insanlar perişan. Yine ses yok.

Müşteri avına çıktıkları tanıtımlarının, duyurularının bir yerinde barış özlemlerini neden belirtmezler. Önceden gezdikleri ülkelerin insanları acılı günler yaşamışlarsa bir satırlık üzüntülerini, anılarını paylaşsalar…O da yok!

Ancak şunlar var:: İsrail İran'ı tepeliyor başlık: "Turizmde savaş gölgesi", otel yanmış, sektör temsilcisi kaygılı: "Yangın haberi hedef pazarlara kadar yayıldı, dünyada bize güven kaybı var". Bir gazete hadi araştıralım demiş (haftalık Oksijen): "16 kayak merkezinden sadece 3'ünde itfaiye var."

Kimi liberal, kimi çağdaş, kimi devrimci, kimi sadece tüccar her kimsen turizmci arkadaş Küba seferini şimdiden açıkladın... Takvimini 1 Mayıs’a da ayarladın. İran için hazırlıkların da tamam. Bugünlerde her iki ekmek yolun da sıkıntılı. Ya “Coğrafya kaderim/kısmetim”, elimden ne gelir de bilelim; ya da ekmeğimle oynamayın de. Barış/kardeşlik, en azından ekmek paran adına çok değil iki satır ses çıkar. Tur aracına bir füzenin isabet etme yüzdesi şimdilik çok düşük de olsa yine ses ver.

Bu arada memleketin dağını taşını, havasını suyunu, tarihini gezdirerek ekmeğini kazanıyorsun. Milli ve dini günlerde kes-yapıştır görsellerle sevgini, fikrini de gösteriyorsun. Ama ekmeğinle, memleketin geleceğiyle devleşen şirketlere tanıtımlarında iki çift sözün yok.

Yarısı çocuk Kartalkaya'da otelde insan kıyımı yaşandı. Turizm piyasasında, sektöründe üzüntü, kaygı paylaşımı, denetim istemi, acılı ailelerle dayanışma sesi çıktı mı?

Çok gezen Sabit Kalfagil hocamızın biz fotoğrafçılara ayak üstü tavsiyesi vardı bir zamanlar, yalvarırcasına: “Ne olur tarihi yapıların dibindeki telleri, direkleri, çöp kutularını da çerçevenize alın.” 

Hocamız gezip tozarken çevrenize eleştiren, sorgulayan gözle bakın demek istiyor. Güzel ile çirkini, barış ile savaşı birlikte görün demek istiyor.

Bir zamanlar liselerdeki tartışmalardan biri, "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" başlığı altında yapılırdı. Çok okuyandan umudumu kesmedim ama; bizim fotoğrafçılara, çok gezenlere bakınca durum berbat.

Bu yazının taslağı üzerinde son kez düşünürken Postseyyah Kooperatifinin ‘İran’da Savaş’a Hayır!’ ortak sesine denk geldim. Çağrı seyyahlara, seyahat yazarlarına ve fotoğrafçılara yapılmış. 

 İbrahim Akyürek,   Şubat 2026

4 Mart 2026 Çarşamba

Destek olma, masa zaten devrilecek

  

Önce Payandalar!
"İyiler bugün, kötülerin fantezisi olarak yaşamdadır. Kötülerin yalnız kaldığında bir iyiye sarılması boşuna değildir." Tahir M. Ceylan, Aylak Düşünceler
Bilirsiniz yangında ilk kurtarılacaklar listesi vardı bir zamanlar. Tehlike öncesi uyarı hedefi belirlenmiş, güvenlik duygusu pekiştirilmiş olurdu.  Bu tip listeler memleketin/yeryüzünün zor durumlarında da önceliklerimiz için kafa yormamız gerektiğini anımsatır.

Payanda; yani destek, dayanak iyiyi de kötüyü de zor zamanlarda ayakta tutar. Bir kötülük masası düşünün, sadece bir ayağı aksasa masa sahipleri huzursuz olur. Sağa sola koşuşturur paniğe kapılır. Yüz ifadeleri, bakışları tuhaflaşır. Şiddeti seçer.
Kötülerle ilişkili sanatçı tayfasını da bir masa ayağı gibi düşünürüm. Daha doğrusu bu tayfayı sallanan, tökezleyen bir mekanizmayı ayakta tutan payanda olarak kabul ederim. Ancak, bizim tayfanın işlevi öteki payandacılardan taksiciden, marangozdan farklıdır. Kaba değil, incedir. Kötülerin manevi ihtiyaçlarını karşılar. Şimdilerde buna şirket kafasıyla “duygu yönetimi” derler. Reklam dünyasında kalem oynatan, yüzünü markalara kiralayan tayfa duygu pazarlama işinin ustalarıdır.
Ortada yönetim, yönetilecek varsa ilişki, irtibat, iltisak da vardır. Kötülerin kanunu bunu “yardım ve yataklık” olarak etiketleyip iyilerin iyilere payandalık yapmasını, destek çıkmasını cezalandırmışdır.
Ancak, iyilerin defterinde kötülere yardım ve yataklık yapmanın ayıplanması nedense yoktur. Bu yüzden, farklı ulustan ve dinden liman işçilerinin İsrail’e gidecek gemilere yükleme yapmayı kabul etmeme eylemi göklere çıkarılmamış, örnek alınacak insancıl bir davranış olarak yaygınlaşmamıştır. 

 Peki iyilerin tarafında neler olur?

Yine de kötümser olmayalım. İsrail'e karşı yapılan kültürel boykot  çağrıları, üniversitelerde gerçekleşen (Boğaziçi Üniversitesi, İTÜ Mimarlık) sırt dönme eylemleri, "Migros'tan alma, emeğimi çalma" boykotları, Çağdaş Hukukçular Derneği'nin Türkiye Barolar Birliği'ne yaptığı -kralın savcısıyla ilgili- muhatap alma/yok say çağrısı az şey değil. 
Sanatçı tayfasını kötülerden uzak tutmak, irtibatlarını kesmek için yine de kavramlara ihtiyaç var. Bir akademisyen maden şirketlerinin ruhsat oyunlarında muhtarları ayartma eylemlerini (camiyi tamir edelim, okulu  boyayalım gibi) "sosyal rüşvet" olarak tanımlamıştı. Bizim tayfanın ayıplı ilişki ve eylemlerini şöyle tanımlasak: "manevi rüşvet", "boykot kırıcılar", "kiralık ruhlar", "duygu avcıları"... Ya da son büyük deprem sonrası şirketlerin sanatın iyileştirici gücü palavrasıyla  sanatçıları kullanmalarından yola çıkarak "iyilik taşeronları" desek.
Devletler arasındaki oyunlara dikkat edin: kriz zamanlarında silahlar konuşmadan önce, 
önceki bazı ilişkiler gözden geçirilir, payanda olarak değerlendirmeye alınır. Son Ukrayna savaşında ABD ve AB örneklerinde gördüğümüz gibi ilişkili/irtibatlı şirketler, iş adamları, diplomatlar, sanatçılar hedef listesine alınır. Bu arada Rus ve Filistin kültürü de payını alır, ayılıp bayıldıkları ifade özgürlüğü bile rafa kaldırılır. 
 
Peki iyilerin, bizim tayfanın tarafında neler olur? Bir avuç insan dışında bunaltıcı bir yılgınlık sürer gider. Sevdiğimiz yazar, oyuncu iyilerle kötüler arasında dolanır durur. Yalama olmuş musluğun kafamızda bıraktığı tedirginliği yaşarız. 
Yüzümüzü onlara dönüp arkamızı, 16 yaşında Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabını yazan Etienne de La Boétie''nin şu sözlerine dayasak ve "Artık hizmet etmemeye kararlı olun; göreceksiniz ki anında özgürleşeceksiniz," desek...
Ve yaklaşık 500 yıl önce yazılan bu kitabın bir kaç satırından esinlenerek çaresizce eklesek; elinize pankart alıp sokağa çıkmanızı istemiyoruz, bildiriye imza atmanızı da beklemiyoruz. Masaya tekme atmanızı hiç istemiyoruz. Destek olma, masa zaten devrilecek.

 İbrahim Akyürek    Mart 2026 

3 Mart 2026 Salı

otosansürle mücadele etmek neredeyse imkânsız!

 

Otosansür en büyük tehlikeye dönüştü

Gazeteci-Yazar Şenay Aydemir’in İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘AKP’nin Kültür Savaşı İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat’ başlıklı son kitabı AKP’nin kültür-sanat alanındaki dönüşümünü dönemsel siyasi ihtiyaçlar üzerinden okuyor. Aydemir, iktidarın her başlıkta değişen ama izlek olarak tutarlı bir sanat politikası yürüttüğünü söylüyor.

  2017 referandumu ile başkanlık rejimine geçiş, ardından da Erdoğan’ın 2018 seçimlerini kazanmasıyla yeni bir aşama söz konusu. Bu yeni bölümde havuç/ sopa politikası izleniyor. İktidarın kırmızı çizgilerine, güvenlik alanı olarak tanımladığı bölgelere ve iktidar bileşenlerine yönelik tutum davranışta bulunmayanların ödüllendirileceğine dair vaat ile, ‘ötekilerin’ cezalandırılacağına dair politikalar bir arada yürüyor. Özellikle de popüler kültür alanı böyle dizayn edilmeye çalışılıyor.

  AKP’nin iktidar dönemi boyunca kültür-sanat alanına dair sabit bir amacının olduğunu söylemek zor. Güncel, siyasal ihtiyaçlara göre değişen şekillenen bir politika üretiliyor çoğu zaman. Bugün geldiğimiz noktada yeni rejimin ihtiyaçlarına karşılık verecek bir üretimi (örneğin milli ve dini duyguları yüceltecek eserler) teşvik edip, diğerlerini ‘güvenlik sorunu’ haline getirmek diye kabaca özetleyebiliriz. Yeni rejim, kültür ve sanatın üretim ve ‘tüketim’ zeminini kontrol etmeyi, değiştirmeyi ve buradan uzun vadede bir sonuç almayı umuyor diye düşünüyorum.
  Bugün sansürden çok otosansür problemi olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu yaratıcıların bilinçli olarak yaptığı bir şey olmaktan da çıkmaya başladı. Bildiğimiz anlamda otosansür, yaratıcının ‘netameli’ mevzuları bilip ona göre yorumda bulması anlamına geliyordu. Söylemenin kendisini değil, söyleme biçimini şekillendiren bir durumdu bu. Biraz etrafından dolanmak, ima etmek, doğrudan söylemek yerine dolaylı ifade etmek. Yani amaç bir biçimde söylemenin ya da göstermenin, hissettirmenin yolunu bulmaktı. Mesela Yeşilçam’ın büyük yönetmenleri ağır sansür koşulları altında yoksulluğu, sınıfsal uçurumları, erotik gerilimleri hissettirmenin görsel yollarını buluyorlardı. Ama bugün, kırmızı çizgiler anlatıdan tamamen çıkarılabiliyor ya da en ilkel haliyle temsil ediliyor. Sansürle mücadele edilip mahkûm edilebilir, otosansürle mücadele etmek neredeyse imkânsız!  
Tuğçe Çelik   Birgün

  

28 Şubat 2026 Cumartesi

Hayırdır 1850’lere geri mi döndük?

Daha kaç cenaze gerekiyor?

Daha çarpıcı olan ise kazalara ilişkin veriler.

TTK genelinde kaçak ocaklarda 2023 yılında 3, 2024 yılında 5 işçi hayatını kaybetmiş. 1992-2024 yılları arasında kaçak ocaklarda meydana gelen kazalarda (kayıtlara giren) 146 işçi; rödovanslı sahalarda ise 155 işçi yaşamını yitirmiş. Üstelik kaçak ocaklardaki yaralanmaların tam sayısı bile tespit edilemiyor.

Bu ne demek?

Bu, devletin kayıtlarına bile tam olarak girmeyen ölümler olduğu anlamına geliyor. Açık açık görmezden geliniyor. Bu, yerin altında yaşananların bir kısmının istatistiklere dahi yansımadığı anlamına geliyor. Bu, görünmeyen bir ölüm ekonomisi olduğu anlamına geliyor.

Hayırdır 1850’lere geri mi döndük? Utanmazsanız çocukları da madene sokalım! 

Üstelik burada özellikle rödovans uygulamasını hatırlatmak gerekiyor.

Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği maden işletmesinde de rödovans sistemi vardı. Yani kamuya ait bir sahada üretim hakkı özel bir şirkete devrediliyor; şirket belirli bir bedel karşılığında kömür çıkarıyor. Kârlılık baskısı arttıkça maliyetler kısılmaya, maliyetler kısıldıkça iş güvenliği önlemleri “esnetilmeye” başlanıyor. Üretim hedefleri, insan hayatının önüne geçiyor.

Rödovans modeli teorik olarak bir işletme yöntemi olabilir. Ancak denetimin zayıf, yaptırımın caydırıcı olmadığı, kamu otoritesinin etkin olmadığı bir ortamda bu model; iş güvenliğini tali, üretimi asli unsur haline getiriyor. Soma bunun en acı örneğiydi. 301 can bunun bedelini ödedi. Cezasızlığın cezasını işçiler hayatlarıyla ödedi, ödüyor. 

Bugün hâlâ rödovanslı sahalarda yüzlerce ölüm kayda geçmiş durumda. Bu tablo bize şunu söylüyor: Sorun sadece kaçak ocaklar değil. Sorun sadece bireysel ihmal değil. Sorun; denetim zafiyeti, yaptırım eksikliği, siyasi irade yetersizliği ve insan hayatını üretim maliyeti olarak gören anlayıştır.

İncelediği TTK raporunda açıkça ifade ediliyor: Kaçak ocaklarda arama kurtarma çalışmaları TTK tahlisiye ekiplerince zor şartlar altında, güçlükle yürütülüyor. İlkel koşullar, asgari iş güvenliği önlemlerinden yoksun çalışma ortamı... Yani ölümler gerçekleşmeden önce bilinen, görülen, raporlanan bir tablo var.

Bu durumda artık “kaza” kelimesi gerçeği karşılamıyor.

Kaza; öngörülemeyen, engellenemeyen olaydır. Oysa burada sayılar var, raporlar var, tekrar eden müdahaleler var, yıllara yayılan ölümler var. Aynı ocaklara defalarca mühür vuruluyor, aynı sahalarda defalarca cenaze çıkıyor. Bu bir tesadüf zinciri değil; sistematik bir ihmaller zinciridir. 

 Murat Ağırıel    Cumhuriyet

18 Şubat 2026 Çarşamba

Müzikal

  

Savaş hali

 

Kültür savaşı ve konser iptalleri

Konser iptalleri, festival yasaklamaları, dizilere ceza, kanallara program durdurma, kapatma, şafak baskınları, yer yer uzun tutukluluk, çam sakızı çoban armağanı adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı… Kültür alanı “hegemonyamızı kuramadık”, “kültürel iktidar olamadık” hayıflanmaları eşliğinde yıllardır, giderek artan şiddette müdahaleye sahne oluyor

  Şenay Aydemir de İletişim Yayınları’ndan çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabına alt başlık olarak “imha ve inkâr kıskacında sanat” ifadesini seçmişti. Ona göre iktidar muhafazakâr bir alternatif sanat iddiasından “yerli ve milli kültür” tazyikiyle baskıcı bir kontrol rejimine geçmişti. Kültürel alandaki mücadele üzerine dikkat çekici bir yazı da geçtiğimiz hafta sonu anayasa hukuku uzmanı Murat Sevinç imzasıyla yayımlandı. Sevinç de Şenay Aydemir gibi 2013’teki Gezi eylemlerinin bir kırılma olduğunu, iktidarın “kültürel hegemonya” mücadelesinin bu tarihten sonra harlandığı saptamasını yapıyor. Ancak Sevinç’in kurduğu bağlam salt son 24 yılla sınırlı değil; “AKP’nin kültürel iktidar mücadelesinin, siyasal İslamcı ideolojinin Cumhuriyet’in laik niteliğiyle mücadele tarihinin izdüşümü olduğu” düşüncesini aktarıyor. Söz konusu olan bir hesaplaşma refleksi olunca, kültür alanında bir inşa mümkün olmasa da güç kullanarak “çoraklaştırma” bir siyaset haline gelebiliyor.

TOPLUMSAL RIZA İMALATI: STOKLAR TÜKENDİ Mİ?

 Can Ertuna    Birgün 

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Soğuksu / Zonguldak

Mart 1992  Kozlu Grizu 263 İnsan
Mart 1983 Kandilli (Armutçuk) 103 İnsan
F: İbrahim Akyürek / Kozlu
Kandilli (Armutçuk)
  

10 Şubat 2026 Salı

Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış

  

Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir

Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?

Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.

Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu hareketler yerine her defasında medya üzerindeki baskı, dosyaların kapatılması, sorumlulukların alt pozisyonlardaki kişilere atılması, kurbanların sesinin bastırılması, “kader”, “imtihan”, “milletin sağduyusu” gibi söylemler, sorumluluğu bulanıklaştırırken öfkeyi pasifize etmeye çalışıyor. Kolektif hafızamız tüm bu travmaları hatırlayıp buna göre hareket etmeliyken politik hafıza, acıyı domestike ederek tehlikesizleştirmeyi başarıyor. Biz de buna izin veriyoruz, bilinçsizce, yorgun argın, hatta biraz pısırıkça. Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.


   İşte bu nedenle, enkaz altındaki hayatlar, yavaş yavaş istatistiklere, rakamlara, anonim acılara dönüşen kadın cinayetlerinin her biri sadece yıl dönümlerinde değil; her gün hatırlanması, birbirimize hatırlatmamız, fısıldamamız gereken olaylar. Hatırlamak ve hatırlatmak bize yaşatılan her şeye karşı en güçlü direniş biçimi. Çünkü senede bri gün topluca yas tutulurken, neden öldükleri (yolsuzluklar, sorumsuzluklar, sistem) unutuluyor. Bizi yönlendirdikleri seçici yas, acıyı bireyselleştiriyor, kolektif öfkeyi parçalayarak her birimizi sindiriyor. Ancak hatırlamak ve tanıklık etme ile çıkabiliriz bu döngüden. Hatırlamak, bu sistemle hesaplaşmak demektir. Politik değil midir? Elbette politik, bugün nefes alma bile politik! Hatırlamak ise iktidarın “normal”leştirme çabalarına karşı bir direniş artık. Hatırlayan toplum, aynı yanlışlara sessiz kalmayan toplumdur. Hatırlamak, geleceği şekillendirme mücadelesidir. Yoksa sonsuza dek aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz…
Heja Bozyel    T24

F: İbrahim A. 

                                    

9 Şubat 2026 Pazartesi

yayın politikamıza uygun olmadığı için maalesef ...

 

2025: Fotoğraf ve Sansür

2025’in sansürü de önceki yılları aratmadı. Gazetecilere, serbest fotoğrafçılara geçmiş yıllarda ne yapıldıysa aynısı yapıldı. Yıl boyunca susanlar yine sustu susmayan gazeteci örgütlerine sanat ve edebiyat çevresinden sadece PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) eklendi. 

Geçen yıl, gözümüz kulağımız belgeselcilerden Hakan Tosun’u aramızdan aldılar. Çok eskilerde Sabahattin Ali’ye kıyan şahıs “milli duygularla” hareket ettiğini açıklamıştı. Katilin bahanesi Metin Göktepe’nin, Hrant Dink’in görünen katilleri için de geçerliydi. Şimdilerde Hakan Tosun’ları silip süpürmek için daha karmaşık yollar deneniyor olmasın!

Bu arada İmamoğlu'nun tutuklanması ile başlayan tepkilerin çoğu yargının araç olarak kullanılması üzerine yoğunlaştı. Sayıları 400'ü bulan sanatçı ve aydın tepkisine onlarca sendika, dernek ve oda eklendi. Arkeologlar Derneği fotoğraf derneklerine örnek olacak bir açıklama yaptı. Temel amacımız kültürel mirasımızı korumak ama dediler, yargının bağımsızlığını, özgürlükleri savunmanın da kendilerini ilgilendirdiğini vurguladılar. Artan yoksulluğu bir dert olarak açıklamalarına eklediler.

Fotoğraf sanatını sevdirme, yayma, eğitim gibi amaçlarının arkasına saklanan, fazlası bizi ilgilendirmez çizgisinde direnen derneklere ve federasyonlarına bir ders de çevre örgütlerinden geldi (Greenpeace Türkiye, Sandras’ı Koruma Platformu, Yaban Hayatı ve Doğa Koruma Vakfı, dernek olarak Ekosfer, İklim için 350, Yeşil Düşünce, Doğa). Bu örgütler İfade özgürlüğünün, yaşam ve barışçıl protesto hakkının yanında olduklarını utanıp sıkılmadan açıkladılar. Bu tepkilere, izleyen aylarda (Kasım) 44 sanat kurumunun 11. Yargı Paketi'ne yönelik açıklaması eklendi.

Farklı haberlerle de karşılaştık yıl boyunca; Fransız Haber Ajansı (AFP) muhabiri Bülent Kılıç bir davası nedeniyle gazeteci olduğunu kanıtlamak için yardım çağrısı yapmak zorunda kaldı. Belçika’da burslu olarak fotoğraf eğitimi alan, bir yandan çalışan 22 yaşındaki Esila Ayık Saraçhane buluşmalarında fotoğraf çektiği, çektirdiği için Silivri hapishanesi ile tanıştı. Marmaris'de Simpaş’ın kaçak faaliyetlerini görüntülemeye çıkan Birgün muhabirleri engellendi ve botla devriye gezen patronun silahlı adamları tarafından kayıt altına alındı. Bilgi verilen sahil güvenlik 20 dakikada ancak gazetecilerden sonra kaçaklara ulaşabildi. Antalya Kültür Yolu Festivali programında yer alan "Şapkalarla Atatürk" sergisi bir avukatın ve aynı kafadaki taraftarlarının tepkisi dikkate alınarak iptal edildi. İmamoğlu’nun ulaşım araçlarındaki ses ve görüntülerine yasak geldi. İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce'nin nikâhı hapishanede yapılmış, idare fotoğraflarını çekmişti. Ailesinin fotoğrafları edinme talebine uzun süre yanıt verilmedi.

 

Ya arşivler!

Bu arada sansürün yeni hallerini de öğrendik. Radikal gazetesinin arşivinin internetten silindiği daha önce yazılmıştı. Benzeri, el konulan Tele1'in başına geldi. Bir ilginç silme haberi de ABD'den geldi. Hiroşima'ya bomba atan uçağın adı Enola Gay olarak biliniyordu. (Kral) Trump'ın hassasiyetlerine takılan gay'lik nedeniyle internet aramalarında uçak fotoğraflarının da ortadan yok olmaya başlandığı yazıldı. 

Deprem riski, taşınma bahanesi ile Türk Film Arşivi ve Sinema Müzesi (Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi) belirsizliğe sürüklendi. Okulun öğrencileri barınma ve eğitim haklarıyla birlikte müzeyi de sahiplenen açıklamalar yaptılar.

Arşiv demişken patronlar geçen yıl arşiv işine el attı. Bizim fotoğrafçılar, tarihçiler bu işe çok hem de çok sevindi.  SALT (Garanti Bankası), Bülent Eczacıbaşı Vakfı Fotoğraf Araştırma Merkezi (BEVFAM), özel üniversiteler ilgili kurumların ilgi duymadıkları bir alanı sahiplendiler. Sansür artık birinci elden yapılacak. Saygınlık katan bir mal gibi görülen arşivler üzerinde nelerin döndüğünden, arşivlerin geleceğinden (sonradan patronlara küsenler dillendirmedikçe) haberimiz bile olmayacak. Bu arada hayırlı bir iş gibi görünen 32. Gün Arşivi sayesinde geçmişi anımsıyoruz. Mehmet Ali Birand Gazetecilik ve Demokrasi Derneği geçen yıl Şubat ayında resmen faaliyete başlamış. 80’lerde, 90'larda memlekette neler olduğu ekranda şimdilerde dönüp duruyor.

Geçen yılın en tehlikeli sansür örneği adaletin kıyısından döndü. “Eylemde polis müdahalesi kaydedilebilir” hükmü şimdilik devam edecek.

Bu haberi aktaran Cumhuriyet gazetesine göre Danıştay, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eylemlerde polis müdahalesi sırasında ses ve görüntü kaydı alınmasını yasaklayan genelgesini ikinci kez iptal etmiş. CHP’den Süleyman Bülbül neyin kıyısından döndüğümüzü belirten şu sözleri etmiş: “Kolluk muamelelerinin şeffaflıkla denetlenmesi ve hak ihlallerinin delillendirilmesi.”

Anlıyoruz ki, yürütmenin kanuna, meclise bile gerek görmeden bir genelge ile denetimden kaçması Danıştay'ın itirazına yol açmış.

 

Bu genelgenin benzerini bir yerlerden biliyorum dedim, gazete kesikleriyle dolu sansür dosyalarımı karıştırdım. Fransa’da 2020’de 24. Madde olarak bilinen kanun tasarısının meclisten geçmemesi için direnildiğini anımsadım. Sarı yeleklilerin eylemleri olarak bilinen, özellikle Anadolu Ajansı yoluyla bize ulaşan görüntülere, emeklilik reformuna ve 24. Maddeye olan itiraz da eklenmişti.

 İbrahim Akyürek    Ocak 2026    67sergi@gmail.com    

                           

İbrahim Bey merhaba, 

Öncelikle "2025: Fotoğraf ve Sansür" isimli yazınız için teşekkür ederiz. Bu yazınıza yayın politikamıza uygun olmadığı için  maalesef  blogda yer veremeyeceğiz. 

Yeni yazılarınızı bekler, iyi günler dileriz.

Selam ve saygılar,

Tülin Safi

İFSAK Blog Ekibi

--

Syg.

İFSAK Blog Ekibi

13 Ocak 2026 Salı

Emekliler

Emekliler!
Hergün 17.00'de...








 F: İbrahim Akyürek    Ocak 2026    Zonguldak

Bugün  Pazartesi 17.00 






Bugün  Salı 17.00