"Kişinin burnunun ucunda olanı görmesi sürekli bir mücadele gerektirir" George Orwell : (Günah Keçisi)

28 Şubat 2026 Cumartesi

Hayırdır 1850’lere geri mi döndük?

Daha kaç cenaze gerekiyor?

Daha çarpıcı olan ise kazalara ilişkin veriler.

TTK genelinde kaçak ocaklarda 2023 yılında 3, 2024 yılında 5 işçi hayatını kaybetmiş. 1992-2024 yılları arasında kaçak ocaklarda meydana gelen kazalarda (kayıtlara giren) 146 işçi; rödovanslı sahalarda ise 155 işçi yaşamını yitirmiş. Üstelik kaçak ocaklardaki yaralanmaların tam sayısı bile tespit edilemiyor.

Bu ne demek?

Bu, devletin kayıtlarına bile tam olarak girmeyen ölümler olduğu anlamına geliyor. Açık açık görmezden geliniyor. Bu, yerin altında yaşananların bir kısmının istatistiklere dahi yansımadığı anlamına geliyor. Bu, görünmeyen bir ölüm ekonomisi olduğu anlamına geliyor.

Hayırdır 1850’lere geri mi döndük? Utanmazsanız çocukları da madene sokalım! 

Üstelik burada özellikle rödovans uygulamasını hatırlatmak gerekiyor.

Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği maden işletmesinde de rödovans sistemi vardı. Yani kamuya ait bir sahada üretim hakkı özel bir şirkete devrediliyor; şirket belirli bir bedel karşılığında kömür çıkarıyor. Kârlılık baskısı arttıkça maliyetler kısılmaya, maliyetler kısıldıkça iş güvenliği önlemleri “esnetilmeye” başlanıyor. Üretim hedefleri, insan hayatının önüne geçiyor.

Rödovans modeli teorik olarak bir işletme yöntemi olabilir. Ancak denetimin zayıf, yaptırımın caydırıcı olmadığı, kamu otoritesinin etkin olmadığı bir ortamda bu model; iş güvenliğini tali, üretimi asli unsur haline getiriyor. Soma bunun en acı örneğiydi. 301 can bunun bedelini ödedi. Cezasızlığın cezasını işçiler hayatlarıyla ödedi, ödüyor. 

Bugün hâlâ rödovanslı sahalarda yüzlerce ölüm kayda geçmiş durumda. Bu tablo bize şunu söylüyor: Sorun sadece kaçak ocaklar değil. Sorun sadece bireysel ihmal değil. Sorun; denetim zafiyeti, yaptırım eksikliği, siyasi irade yetersizliği ve insan hayatını üretim maliyeti olarak gören anlayıştır.

İncelediği TTK raporunda açıkça ifade ediliyor: Kaçak ocaklarda arama kurtarma çalışmaları TTK tahlisiye ekiplerince zor şartlar altında, güçlükle yürütülüyor. İlkel koşullar, asgari iş güvenliği önlemlerinden yoksun çalışma ortamı... Yani ölümler gerçekleşmeden önce bilinen, görülen, raporlanan bir tablo var.

Bu durumda artık “kaza” kelimesi gerçeği karşılamıyor.

Kaza; öngörülemeyen, engellenemeyen olaydır. Oysa burada sayılar var, raporlar var, tekrar eden müdahaleler var, yıllara yayılan ölümler var. Aynı ocaklara defalarca mühür vuruluyor, aynı sahalarda defalarca cenaze çıkıyor. Bu bir tesadüf zinciri değil; sistematik bir ihmaller zinciridir. 

 Murat Ağırıel    Cumhuriyet

18 Şubat 2026 Çarşamba

Müzikal

  

Savaş hali

 

Kültür savaşı ve konser iptalleri

Konser iptalleri, festival yasaklamaları, dizilere ceza, kanallara program durdurma, kapatma, şafak baskınları, yer yer uzun tutukluluk, çam sakızı çoban armağanı adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı… Kültür alanı “hegemonyamızı kuramadık”, “kültürel iktidar olamadık” hayıflanmaları eşliğinde yıllardır, giderek artan şiddette müdahaleye sahne oluyor

  Şenay Aydemir de İletişim Yayınları’ndan çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabına alt başlık olarak “imha ve inkâr kıskacında sanat” ifadesini seçmişti. Ona göre iktidar muhafazakâr bir alternatif sanat iddiasından “yerli ve milli kültür” tazyikiyle baskıcı bir kontrol rejimine geçmişti. Kültürel alandaki mücadele üzerine dikkat çekici bir yazı da geçtiğimiz hafta sonu anayasa hukuku uzmanı Murat Sevinç imzasıyla yayımlandı. Sevinç de Şenay Aydemir gibi 2013’teki Gezi eylemlerinin bir kırılma olduğunu, iktidarın “kültürel hegemonya” mücadelesinin bu tarihten sonra harlandığı saptamasını yapıyor. Ancak Sevinç’in kurduğu bağlam salt son 24 yılla sınırlı değil; “AKP’nin kültürel iktidar mücadelesinin, siyasal İslamcı ideolojinin Cumhuriyet’in laik niteliğiyle mücadele tarihinin izdüşümü olduğu” düşüncesini aktarıyor. Söz konusu olan bir hesaplaşma refleksi olunca, kültür alanında bir inşa mümkün olmasa da güç kullanarak “çoraklaştırma” bir siyaset haline gelebiliyor.

TOPLUMSAL RIZA İMALATI: STOKLAR TÜKENDİ Mİ?

 Can Ertuna    Birgün 

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Soğuksu / Zonguldak

Mart 1992  Kozlu Grizu 263 İnsan
Mart 1983 Kandilli (Armutçuk) 103 İnsan
F: İbrahim Akyürek / Kozlu
Kandilli (Armutçuk)
  

10 Şubat 2026 Salı

Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış

  

Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir

Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?

Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.

Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu hareketler yerine her defasında medya üzerindeki baskı, dosyaların kapatılması, sorumlulukların alt pozisyonlardaki kişilere atılması, kurbanların sesinin bastırılması, “kader”, “imtihan”, “milletin sağduyusu” gibi söylemler, sorumluluğu bulanıklaştırırken öfkeyi pasifize etmeye çalışıyor. Kolektif hafızamız tüm bu travmaları hatırlayıp buna göre hareket etmeliyken politik hafıza, acıyı domestike ederek tehlikesizleştirmeyi başarıyor. Biz de buna izin veriyoruz, bilinçsizce, yorgun argın, hatta biraz pısırıkça. Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.


   İşte bu nedenle, enkaz altındaki hayatlar, yavaş yavaş istatistiklere, rakamlara, anonim acılara dönüşen kadın cinayetlerinin her biri sadece yıl dönümlerinde değil; her gün hatırlanması, birbirimize hatırlatmamız, fısıldamamız gereken olaylar. Hatırlamak ve hatırlatmak bize yaşatılan her şeye karşı en güçlü direniş biçimi. Çünkü senede bri gün topluca yas tutulurken, neden öldükleri (yolsuzluklar, sorumsuzluklar, sistem) unutuluyor. Bizi yönlendirdikleri seçici yas, acıyı bireyselleştiriyor, kolektif öfkeyi parçalayarak her birimizi sindiriyor. Ancak hatırlamak ve tanıklık etme ile çıkabiliriz bu döngüden. Hatırlamak, bu sistemle hesaplaşmak demektir. Politik değil midir? Elbette politik, bugün nefes alma bile politik! Hatırlamak ise iktidarın “normal”leştirme çabalarına karşı bir direniş artık. Hatırlayan toplum, aynı yanlışlara sessiz kalmayan toplumdur. Hatırlamak, geleceği şekillendirme mücadelesidir. Yoksa sonsuza dek aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz…
Heja Bozyel    T24

F: İbrahim A. 

                                    

9 Şubat 2026 Pazartesi

yayın politikamıza uygun olmadığı için maalesef ...

 

2025: Fotoğraf ve Sansür

2025’in sansürü de önceki yılları aratmadı. Gazetecilere, serbest fotoğrafçılara geçmiş yıllarda ne yapıldıysa aynısı yapıldı. Yıl boyunca susanlar yine sustu susmayan gazeteci örgütlerine sanat ve edebiyat çevresinden sadece PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) eklendi. 

Geçen yıl, gözümüz kulağımız belgeselcilerden Hakan Tosun’u aramızdan aldılar. Çok eskilerde Sabahattin Ali’ye kıyan şahıs “milli duygularla” hareket ettiğini açıklamıştı. Katilin bahanesi Metin Göktepe’nin, Hrant Dink’in görünen katilleri için de geçerliydi. Şimdilerde Hakan Tosun’ları silip süpürmek için daha karmaşık yollar deneniyor olmasın!

Bu arada İmamoğlu'nun tutuklanması ile başlayan tepkilerin çoğu yargının araç olarak kullanılması üzerine yoğunlaştı. Sayıları 400'ü bulan sanatçı ve aydın tepkisine onlarca sendika, dernek ve oda eklendi. Arkeologlar Derneği fotoğraf derneklerine örnek olacak bir açıklama yaptı. Temel amacımız kültürel mirasımızı korumak ama dediler, yargının bağımsızlığını, özgürlükleri savunmanın da kendilerini ilgilendirdiğini vurguladılar. Artan yoksulluğu bir dert olarak açıklamalarına eklediler.

Fotoğraf sanatını sevdirme, yayma, eğitim gibi amaçlarının arkasına saklanan, fazlası bizi ilgilendirmez çizgisinde direnen derneklere ve federasyonlarına bir ders de çevre örgütlerinden geldi (Greenpeace Türkiye, Sandras’ı Koruma Platformu, Yaban Hayatı ve Doğa Koruma Vakfı, dernek olarak Ekosfer, İklim için 350, Yeşil Düşünce, Doğa). Bu örgütler İfade özgürlüğünün, yaşam ve barışçıl protesto hakkının yanında olduklarını utanıp sıkılmadan açıkladılar. Bu tepkilere, izleyen aylarda (Kasım) 44 sanat kurumunun 11. Yargı Paketi'ne yönelik açıklaması eklendi.

Farklı haberlerle de karşılaştık yıl boyunca; Fransız Haber Ajansı (AFP) muhabiri Bülent Kılıç bir davası nedeniyle gazeteci olduğunu kanıtlamak için yardım çağrısı yapmak zorunda kaldı. Belçika’da burslu olarak fotoğraf eğitimi alan, bir yandan çalışan 22 yaşındaki Esila Ayık Saraçhane buluşmalarında fotoğraf çektiği, çektirdiği için Silivri hapishanesi ile tanıştı. Marmaris'de Simpaş’ın kaçak faaliyetlerini görüntülemeye çıkan Birgün muhabirleri engellendi ve botla devriye gezen patronun silahlı adamları tarafından kayıt altına alındı. Bilgi verilen sahil güvenlik 20 dakikada ancak gazetecilerden sonra kaçaklara ulaşabildi. Antalya Kültür Yolu Festivali programında yer alan "Şapkalarla Atatürk" sergisi bir avukatın ve aynı kafadaki taraftarlarının tepkisi dikkate alınarak iptal edildi. İmamoğlu’nun ulaşım araçlarındaki ses ve görüntülerine yasak geldi. İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce'nin nikâhı hapishanede yapılmış, idare fotoğraflarını çekmişti. Ailesinin fotoğrafları edinme talebine uzun süre yanıt verilmedi.

 

Ya arşivler!

Bu arada sansürün yeni hallerini de öğrendik. Radikal gazetesinin arşivinin internetten silindiği daha önce yazılmıştı. Benzeri, el konulan Tele1'in başına geldi. Bir ilginç silme haberi de ABD'den geldi. Hiroşima'ya bomba atan uçağın adı Enola Gay olarak biliniyordu. (Kral) Trump'ın hassasiyetlerine takılan gay'lik nedeniyle internet aramalarında uçak fotoğraflarının da ortadan yok olmaya başlandığı yazıldı. 

Deprem riski, taşınma bahanesi ile Türk Film Arşivi ve Sinema Müzesi (Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi) belirsizliğe sürüklendi. Okulun öğrencileri barınma ve eğitim haklarıyla birlikte müzeyi de sahiplenen açıklamalar yaptılar.

Arşiv demişken patronlar geçen yıl arşiv işine el attı. Bizim fotoğrafçılar, tarihçiler bu işe çok hem de çok sevindi.  SALT (Garanti Bankası), Bülent Eczacıbaşı Vakfı Fotoğraf Araştırma Merkezi (BEVFAM), özel üniversiteler ilgili kurumların ilgi duymadıkları bir alanı sahiplendiler. Sansür artık birinci elden yapılacak. Saygınlık katan bir mal gibi görülen arşivler üzerinde nelerin döndüğünden, arşivlerin geleceğinden (sonradan patronlara küsenler dillendirmedikçe) haberimiz bile olmayacak. Bu arada hayırlı bir iş gibi görünen 32. Gün Arşivi sayesinde geçmişi anımsıyoruz. Mehmet Ali Birand Gazetecilik ve Demokrasi Derneği geçen yıl Şubat ayında resmen faaliyete başlamış. 80’lerde, 90'larda memlekette neler olduğu ekranda şimdilerde dönüp duruyor.

Geçen yılın en tehlikeli sansür örneği adaletin kıyısından döndü. “Eylemde polis müdahalesi kaydedilebilir” hükmü şimdilik devam edecek.

Bu haberi aktaran Cumhuriyet gazetesine göre Danıştay, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eylemlerde polis müdahalesi sırasında ses ve görüntü kaydı alınmasını yasaklayan genelgesini ikinci kez iptal etmiş. CHP’den Süleyman Bülbül neyin kıyısından döndüğümüzü belirten şu sözleri etmiş: “Kolluk muamelelerinin şeffaflıkla denetlenmesi ve hak ihlallerinin delillendirilmesi.”

Anlıyoruz ki, yürütmenin kanuna, meclise bile gerek görmeden bir genelge ile denetimden kaçması Danıştay'ın itirazına yol açmış.

 

Bu genelgenin benzerini bir yerlerden biliyorum dedim, gazete kesikleriyle dolu sansür dosyalarımı karıştırdım. Fransa’da 2020’de 24. Madde olarak bilinen kanun tasarısının meclisten geçmemesi için direnildiğini anımsadım. Sarı yeleklilerin eylemleri olarak bilinen, özellikle Anadolu Ajansı yoluyla bize ulaşan görüntülere, emeklilik reformuna ve 24. Maddeye olan itiraz da eklenmişti.

 İbrahim Akyürek    Ocak 2026    67sergi@gmail.com    

                           

İbrahim Bey merhaba, 

Öncelikle "2025: Fotoğraf ve Sansür" isimli yazınız için teşekkür ederiz. Bu yazınıza yayın politikamıza uygun olmadığı için  maalesef  blogda yer veremeyeceğiz. 

Yeni yazılarınızı bekler, iyi günler dileriz.

Selam ve saygılar,

Tülin Safi

İFSAK Blog Ekibi

--

Syg.

İFSAK Blog Ekibi