Liman Arkası Zamanı: 2026
26 Haziran 2026 Cuma
25 Haziran 2026 Perşembe
Dayanışma
Emeklinin sokaktan başka şansı yok
Milyonlarca emekli umudunu Temmuz zammına bağlarken öngörülen %18’lik zam, şimdiden erimeye başladı. Tüm Emeklilerin Sendikası, Emekliler Platformu ile “yaşanabilecek ücret” talebiyle 3 Temmuz’da sokağa çıkacak.
Zonguldak - Tüm Emeklilerin Sendikası'nın Ocak 2026'da günler süren eylemi:
19 Haziran 2026 Cuma
18 Haziran 2026 Perşembe
Sivas
Hareketsiz kalarak öldürmek: Madımak
İbrahim Akyürek 2010
Sivas’ta, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde bekleyen insanlarımızın fotoğraflara yansıyan yüz ifadesi aklımdan çıkmıyor. Kendimi onların yerine koymak zor olmadı. Çünkü, İnsancıl Dergisi ile Sivas’a giden ekibin içinde ben de olacaktım.
Oteldekiler tam 8 saat beklediler. Beklenen, şenliklere bu insanlarımızı davet eden, şenlikleri destekleyen yöneticilerin emrindeki güvenlik birimiydi. Oteldekiler, kent yöneticilerinin ve Sivas kentinin resmen konuklarıydı.Ahmet Koçak, Alev Yayınları'ndan çıkan “Onlar Işık Oldular” isimli kitabı 2003 yılında yayınladı. Bir ikisi dışında olayları doğrudan yaşayan 26 kişinin tanıklığına yer verdi kitabında. Onlardan birkaçını anımsamak, paylaşmak için seçtim;
“Bize ayrılan Madımak Oteli, Sivas’ın tam ortasında, Belediye ve Vilayet binalarına yüz metre” (Şükrü Günbulut)
“Ve o gün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Süleyman Demirel utanmadan diyor ki, ‘polisle halkı karşı karşıya getirmedik’.” (Arif Sağ)
“Başka bir zulüm, ‘bu işi çok abartıyorsunuz, bu ülkede bir futbol maçında bile bu kadar insan ölüyor’ diyen Mesut Yılmaz‘ın iğrenç yorumudur.” (Arif Sağ)
“Aziz Nesin telefonda o dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile görüştü, atılan taşların sesini dinletti. Arif Sağ kimi milletvekillerine ulaştı.” (İlhan Cem Erseven)
“Aziz Nesin bir bahane. Aziz Nesin’i öldürmek o kadar zor değildi. Daha önce kültür merkezinde konuşmalar yaptı, insanların arasında gezdi, kitap imzaladı.” (Ali Baştuğ)
“Dönemin kamu görevlileri (Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı, Vali, Emniyet Müdürü, MİT Bölge Müdürü, Belediye Başkanı,Tugay Komutanı, vb.) kusurları ve ihmalleri nedeni ile soruşturulmamıştır.” (Kazım Genç)
“Biz çaresiz, Erdal İnönü‘nün sözüne inanarak içerde oturduk. Bu söze güvenmezsek en azından biz kendimizi orada yanmaya mahkum etmezdik. Dışarı atılırdık. Bize vururlardı, kafamızı kolumuzu kırarlardı, ölenler bile olurdu. Ama belki bu kadar çok sayıda can yanmazdı. Erdal İnönü, sözleriyle bizi otelde yanmaya mahkum etti.” (Makbule Çimen)***
Yıllar sonra, Erdal Atabek‘in Beyaz Balinayı Sevmek isimli kitabını okurken şu satırlara denk geldim:“Dışarı çıkınca parçalanmak, içeride kalınca yanmakla karşı karşı karşıya kalsaydınız ne yapardınız? Ben bilmiyorum, ama siz biliyor musunuz Süleyman Demirel? Siz biliyor musunuz Tansu Çiller? Ya siz Sayın İçişleri Bakanı? Siz, Erdal İnönü? Bunu bildiğinizi sanmıyorum. Ama görevlerinizden ayrılmayı bilmeniz gerekiyordu. Görevlerinizden ayrılmak elbette yeterli değil, bu olayı önlememiş olmanın hesabını da vermeniz gerekiyor.”…“Burada hareketsiz kalmak infaz emrini vermektir."
Yurttaşların can güvenliğinden sorumlu olan Demirel, Çiller ve İnönü -en azından- “görevi ihmal ve kötüye kullanma, tedbirsizlik ve ölüme sebebiyet vermek” nedeniyle yargılanabilirlerdi. Burjuva hukukunun bu en temel, en basit noktasına kafayı takmadığımız, küçümsediğimiz için 2 Temmuz anma törenlerine SHP’lisi, CHP’lisi suçluluk hissetmeden tören icabı huzur içinde geliyor.
***
İsmet İnönü, 6-7 Eylül olaylarından sonra 12 Eylül 1955′te TBMM’de, CHP Meclis Grubu adına yaptığı konuşmada bakın ne demiş:Aziz Nesin’in, Salkım Salkım Asılacak Adamlar isimli kitabından aldığım bu sözlerden anlaşılıyor ki, İsmet İnönü muhalefette olmanın huzuruyla gerçeği dillendirmiş. İnönü yaşasaydı, 2 Temmuz 1993′te yine muhalefette olsaydı “Madımak’ı yobazlar yaktı” diye işin içinden sıyrılmazdı.“Cemiyet hareketlerinde taşkınlık çıkabilir. Bunlar birtakım zararlara da meydan verebilir. Ancak, bu hareketler vatandaşı koruyan kanun kuvvetlerinin kudretli müdahalesi ile karşılanır. 6-7 Eylül hadiselerinin çok hazin tarafı, tecavüz edenlerin coşkun hissiyat ile kendini kaybetmişler halinde değil, adeta hiçbir mani karşısında bulunmayan rahatlık ve kolaylık içinde işlerini gören insanlar olarak görünmeleridir.”
Ahmet Koçak’ın kitabında yer alan tanıkların anlattıklarını kafamda canlandırdığım zaman korkuya kapıldım, 8 saat hareketsiz kalarak oteldekileri öldürmüşler, yargısına vardım.
Sıradan bir kamu görevlisi yüzünden canınız yansa, kızgınlığınızı yansıtırsınız. Örneğin, bir doktor hatası nedeniyle yakınınız sakat kalsa o doktorla ilişkinizi kesmez misiniz? Hak arayışına girip hukuku zorlamaz mısınız? Durum siyasetin güç ilişkilerine, büyüklerine sıra gelince neden böyle olmuyor. CHP, SHP ve benzerlerinin saygınlıklarında neden düşme olmuyor?
Bu partilerin yöneticileri doktor, örgütleri hastahane olsaydı; siz CHP, SHP, DSP üyeleri yine hastanızı bu doktorlara, hastahanelere taşır mıydınız?
Sorun bizim tarafta; faydacılığın günübirlik hazzı, tedavisi, siyasi getirisi uğruna unutmaya, dönemine göre girilip çıkılan toplumsal ilişkilere razı mıyız; ya da sorumlu tutmaya, sorumluluk almaya hazır mıyız?
2010 Sendika.org
15 Haziran 2026 Pazartesi
Darbe
"Bizim Çağdaşlar" darbelere karşı mı?
İbrahim Akyürek, 1997
Hak ihlalleri gündeme geldiğinde sosyal demokrat aydınlar, sendikacı ve politikacılar 12 Eylül Anayasası’ndan yakınır. Tüm sorunların darbe döneminde oluşturulan yasalardan kaynaklandığını vurgulayarak, yasalarda yapılacak iyileştirmeleri savunur görünür.
Sosyal demokratlar darbelere ve o dönemin yasalarına gerçekten karşı mıdır?
“İlerici, çağdaş, laik” Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Uğur Mumcu darbeden üç gün sonra köşesinde yazdığı makalede 12 Eylül’ün önceki darbelerden farklı olduğunu belirterek; ”Türk silahlı kuvvetleri 27 Mayıs’ta da 12 Mart’ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal nitelikli bir sivil yönetim kurma amacını taşıdığını ilan etti” biçiminde yazdı.Aynı gazetenin bir başka köşesinde Mustafa Ekmekçi, 15 Eylül 1980 tarihinde bakın neler yazıyor: “12 Eylül günü Türkiye’de kimsenin burnu kanamadı.”, “Askerlerin zorunlu olarak giriştikleri bu eylemin başarıya ulaşması için yardımcı olmak gerektiğine inanıyor çok kimse…
Şimdi, kültür sanat çevresine dönelim. Otoriteyle, yerleşik düzenle en fazla çelişkisi olması gereken insanların durumunu görelim:
Dönemin İFSAK Başkanı Mehmet Bayhan, 19 Ekim 1981 tarihli mektupla Milli Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne başvuruyor; arz ediyor ve saygılarını sunuyor: “Feshedilen partilerin devletleştirilen mallarından; iki adet daktilo, bir adet teksir, bir adet hesap makinesi ve yeterli sayıda çelik dolap, masa, sandalyenin derneğimize bağışlanmasını emirlerinize arz ederim."
Prof. Mehmet Bayhan hızını alamıyor ve 6 Kasım 1981 tarihli mektubunu Kenan Evren’e postalıyor. Kendisini ve Konsey üyelerini İFSAK Uluslararası Fotoğraf Yarışması Sergisi’ne “onur” vermek üzere Atatürk Kültür Merkezi salonuna çağırıyor.
Edebiyat tarihçisi, denemeci, öykü ve roman yazarı Cevdet Kudret ise, Temmuz 1982 tarihli Hürriyet Gösteri Dergisi’ndeki “MGK ve Dil Devrimi” başlıklı yazısına, ”Gerici basın, devlet başkanı Kenan Evren’in, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin dil devrimine karşı oldukları yolunda bir hava yaratmakta idiler” diyerek başlıyor ve Evren’in 16 Ekim 1981 tarihli radyo ve televizyondaki konuşma metnini inceleyerek, kullanılan 946 sözcükten 269 tanesinin yabancı kökenli olduğunu sevinçle saptıyor.
Yıl 1983, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Beşiktaş’da bulunan Resim ve Heykel Müzesi’ni geziyor, burada yapılan bir toplantıda ilgililerden bilgi alıyor. Ağustos 1983 tarihli Gösteri Dergisi’nde Gültekin Elibal müzenin sorunlarını dile getiriyor ve “Cumhurbaşkanımızın istek ve buyrukları doğrultusunda çözüm getirilebilmesi için gecikilmeyeceğini” umuyor.
Gazetecilere gelince...
Mete Akyol 18 Eylül 1980 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Piramitin Tepesindeki Adam başlıklı yazısı ile Evren’i övüyor. Hasan Pulur aynı gazetenin 31 Eylül 1980 tarihli sayısında, Tanrı Bir Daha O Günleri Göstermesin başlığıyla torunlarımızı, çocuklarımızı Kenan Evren’in sözlerine kulak vermeye çağırıyor.
7 Kasım 1980 tarihinde cezaevi aracında, kardeşinin yanında askerler tarafından dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un anısı, Cide’de gözaltına alınan Rıfat Ilgaz’ın durumu, yurtdışında tedavisine izin verilmediği için ölen Ruhi Su’nun acısının yarattığı öfke bile “Atatürkçü, çağdaş, laik” aydınları darbecilere saygılarını sunmaktan alıkoyamıyor.
Peki 16 yıl aradan sonra ne değişti?
Anadolu halkının acısını yakından gördüğünü belirten gazeteci, ressam, fotoğrafçı Fikret Otyam Urfalı ismini verdiği fotoğrafından esinlenerek resim yapan Kenan Evren’e; bu işi izinsiz, telif ödemeden yaptığı için kızıyor... Sonrası yok.
Kenan Evren geçtiğimiz yıl İzmir’de İZFAŞ Sanat Galerisi’nde Rauf Denktaş ile birlikte Cumhurbaşkanları Sergisi açıyor. Evren’in yağlıboyaları bir hafta içinde tükeniyor. Avukat Gülçin Çaylıgil bir söyleşide soruları yanıtlarken: ”Bir ressamın, ipte sallanan 27 çocuğun resmini yapıp kendisine yollamasını isterdim” diyor.
15 Aralık 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ahmet Taner Kışlalı; ”Asker 12 Eylül’de oyuna getirildiği kanısında” saptamasında bulunuyor ve biz sivilleri hizaya girmeye çağırıyor: “Asker 12 Eylül’ün askeri değil, umuyorum ki, bunca dersten sonra, siviller de 12 Eylül’ün sivilleri değillerdir.”
***
16’ncı yüzyılda, gönüllü kulluk üzerine söylevinde La Boetie, halkın tiranlarla mücadele etmesini öncelikle istemez, “Desteklemeyin yeter!” diye seslenir. Bizimkiler 400 yıl önceden gelen bu sesle çağdaşlık adına alay edercesine günümüz tiranlarını desteklememe, havadan sudan yazma kolaycılığını bile gösteremiyor.
“Çağdaşlık, laiklik” diye diye ortada dolaşanların durumu konusunda Sencer Divitçioğlu’nun Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu isimli kitabındaki şu satırlar açıklayıcı olabilir mi: “Avrupa feodalitesinde görülen insandan insana bağlılık, Osmanlı toplumunda devletten topluma bağlılık şeklinde yansır. Bu bağlılığı sağlayan devletin yüce otoritesi, din, töre ve geleneklerden oluşan birliktir. (...) Osmanlı toplumunda devlet ve reaya arasında birlik yaratan iktisadi mantık, bireyin toplum içinde özel ve bağımsız olarak ortaya çıkmasını önlemiştir. Topluluk içinde birey, ancak devlete bağlıdır."
24 Ocak kararlarının “güven ve huzur içinde" uygulanması için hazırlanan 12 Eylül Anayasası’nı bugün kaldırsanız, ceza yasalarındaki demokratik olmayan maddeleri silseniz bile yılların biriktirdiği otorite korkusu ve uyumla bizim çağdaşlar hazır ola geçmeye her an hazırdır.
Bırakın Yunanistan gibi darbecileri içeri atmayı, Şili ve Arjantin gibi pazarlık sonucu da olsa darbecileri sivil yaşamdan uzaklaştırmayı; bu sinmişlik durumudur ki, artık darbelere bile fırsat bırakmayacak oluşumları -MGK, DGM, RTÜK, YÖK, Başbakanlık Kriz Merkezi- yaşamın içine serpiştirdi.
Dolandırıcı Parsadan bile mesleğinin inceliklerini bu sinmişlik üzerine geliştirmiş. 8 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gazeteci soruyor: ”Askeri yönetimde çok riskli değil mi?" Parsadan yanıtlıyor: “Çok riskliydi. Ama bakın ben bu milletin psikolojik olayını çözdüm. Asker deyince akan sular duruyor. Bu yolla hakiki paşalardan bile para aldım."
1997 Demokrasi Gazetesi


















































