"Bizim Çağdaşlar" darbelere karşı mı?
İbrahim Akyürek, 1997
Hak ihlalleri gündeme geldiğinde sosyal demokrat aydınlar, sendikacı ve politikacılar 12 Eylül Anayasası’ndan yakınır. Tüm sorunların darbe döneminde oluşturulan yasalardan kaynaklandığını vurgulayarak, yasalarda yapılacak iyileştirmeleri savunur görünür.
Sosyal demokratlar darbelere ve o dönemin yasalarına gerçekten karşı mıdır?
“İlerici, çağdaş, laik” Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Uğur Mumcu darbeden üç gün sonra köşesinde yazdığı makalede 12 Eylül’ün önceki darbelerden farklı olduğunu belirterek; ”Türk silahlı kuvvetleri 27 Mayıs’ta da 12 Mart’ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal nitelikli bir sivil yönetim kurma amacını taşıdığını ilan etti” biçiminde yazdı.Aynı gazetenin bir başka köşesinde Mustafa Ekmekçi, 15 Eylül 1980 tarihinde bakın neler yazıyor: “12 Eylül günü Türkiye’de kimsenin burnu kanamadı.”, “Askerlerin zorunlu olarak giriştikleri bu eylemin başarıya ulaşması için yardımcı olmak gerektiğine inanıyor çok kimse…
Şimdi, kültür sanat çevresine dönelim. Otoriteyle, yerleşik düzenle en fazla çelişkisi olması gereken insanların durumunu görelim:
Dönemin İFSAK Başkanı Mehmet Bayhan, 19 Ekim 1981 tarihli mektupla Milli Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne başvuruyor; arz ediyor ve saygılarını sunuyor: “Feshedilen partilerin devletleştirilen mallarından; iki adet daktilo, bir adet teksir, bir adet hesap makinesi ve yeterli sayıda çelik dolap, masa, sandalyenin derneğimize bağışlanmasını emirlerinize arz ederim."
Prof. Mehmet Bayhan hızını alamıyor ve 6 Kasım 1981 tarihli mektubunu Kenan Evren’e postalıyor. Kendisini ve Konsey üyelerini İFSAK Uluslararası Fotoğraf Yarışması Sergisi’ne “onur” vermek üzere Atatürk Kültür Merkezi salonuna çağırıyor.
Edebiyat tarihçisi, denemeci, öykü ve roman yazarı Cevdet Kudret ise, Temmuz 1982 tarihli Hürriyet Gösteri Dergisi’ndeki “MGK ve Dil Devrimi” başlıklı yazısına, ”Gerici basın, devlet başkanı Kenan Evren’in, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin dil devrimine karşı oldukları yolunda bir hava yaratmakta idiler” diyerek başlıyor ve Evren’in 16 Ekim 1981 tarihli radyo ve televizyondaki konuşma metnini inceleyerek, kullanılan 946 sözcükten 269 tanesinin yabancı kökenli olduğunu sevinçle saptıyor.
Yıl 1983, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Beşiktaş’da bulunan Resim ve Heykel Müzesi’ni geziyor, burada yapılan bir toplantıda ilgililerden bilgi alıyor. Ağustos 1983 tarihli Gösteri Dergisi’nde Gültekin Elibal müzenin sorunlarını dile getiriyor ve “Cumhurbaşkanımızın istek ve buyrukları doğrultusunda çözüm getirilebilmesi için gecikilmeyeceğini” umuyor.
Gazetecilere gelince...
Mete Akyol 18 Eylül 1980 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Piramitin Tepesindeki Adam başlıklı yazısı ile Evren’i övüyor. Hasan Pulur aynı gazetenin 31 Eylül 1980 tarihli sayısında, Tanrı Bir Daha O Günleri Göstermesin başlığıyla torunlarımızı, çocuklarımızı Kenan Evren’in sözlerine kulak vermeye çağırıyor.
7 Kasım 1980 tarihinde cezaevi aracında, kardeşinin yanında askerler tarafından dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un anısı, Cide’de gözaltına alınan Rıfat Ilgaz’ın durumu, yurtdışında tedavisine izin verilmediği için ölen Ruhi Su’nun acısının yarattığı öfke bile “Atatürkçü, çağdaş, laik” aydınları darbecilere saygılarını sunmaktan alıkoyamıyor.
Peki 16 yıl aradan sonra ne değişti?
Anadolu halkının acısını yakından gördüğünü belirten gazeteci, ressam, fotoğrafçı Fikret Otyam Urfalı ismini verdiği fotoğrafından esinlenerek resim yapan Kenan Evren’e; bu işi izinsiz, telif ödemeden yaptığı için kızıyor... Sonrası yok.
Kenan Evren geçtiğimiz yıl İzmir’de İZFAŞ Sanat Galerisi’nde Rauf Denktaş ile birlikte Cumhurbaşkanları Sergisi açıyor. Evren’in yağlıboyaları bir hafta içinde tükeniyor. Avukat Gülçin Çaylıgil bir söyleşide soruları yanıtlarken: ”Bir ressamın, ipte sallanan 27 çocuğun resmini yapıp kendisine yollamasını isterdim” diyor.
15 Aralık 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ahmet Taner Kışlalı; ”Asker 12 Eylül’de oyuna getirildiği kanısında” saptamasında bulunuyor ve biz sivilleri hizaya girmeye çağırıyor: “Asker 12 Eylül’ün askeri değil, umuyorum ki, bunca dersten sonra, siviller de 12 Eylül’ün sivilleri değillerdir.”
***
16’ncı yüzyılda, gönüllü kulluk üzerine söylevinde La Boetie, halkın tiranlarla mücadele etmesini öncelikle istemez, “Desteklemeyin yeter!” diye seslenir. Bizimkiler 400 yıl önceden gelen bu sesle çağdaşlık adına alay edercesine günümüz tiranlarını desteklememe, havadan sudan yazma kolaycılığını bile gösteremiyor.
“Çağdaşlık, laiklik” diye diye ortada dolaşanların durumu konusunda Sencer Divitçioğlu’nun Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu isimli kitabındaki şu satırlar açıklayıcı olabilir mi: “Avrupa feodalitesinde görülen insandan insana bağlılık, Osmanlı toplumunda devletten topluma bağlılık şeklinde yansır. Bu bağlılığı sağlayan devletin yüce otoritesi, din, töre ve geleneklerden oluşan birliktir. (...) Osmanlı toplumunda devlet ve reaya arasında birlik yaratan iktisadi mantık, bireyin toplum içinde özel ve bağımsız olarak ortaya çıkmasını önlemiştir. Topluluk içinde birey, ancak devlete bağlıdır."
24 Ocak kararlarının “güven ve huzur içinde" uygulanması için hazırlanan 12 Eylül Anayasası’nı bugün kaldırsanız, ceza yasalarındaki demokratik olmayan maddeleri silseniz bile yılların biriktirdiği otorite korkusu ve uyumla bizim çağdaşlar hazır ola geçmeye her an hazırdır.
Bırakın Yunanistan gibi darbecileri içeri atmayı, Şili ve Arjantin gibi pazarlık sonucu da olsa darbecileri sivil yaşamdan uzaklaştırmayı; bu sinmişlik durumudur ki, artık darbelere bile fırsat bırakmayacak oluşumları -MGK, DGM, RTÜK, YÖK, Başbakanlık Kriz Merkezi- yaşamın içine serpiştirdi.
Dolandırıcı Parsadan bile mesleğinin inceliklerini bu sinmişlik üzerine geliştirmiş. 8 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gazeteci soruyor: ”Askeri yönetimde çok riskli değil mi?" Parsadan yanıtlıyor: “Çok riskliydi. Ama bakın ben bu milletin psikolojik olayını çözdüm. Asker deyince akan sular duruyor. Bu yolla hakiki paşalardan bile para aldım."
1997 Demokrasi Gazetesi


